İHSAN KURT*: Lozan’da bir ulu çınar

Lozan’ın Ouchy (Uşi) sahil kasabasında ulu sedirlerin altında dolaşırken, ağaçlara çakılı plaketlere takılır gözünüz. Kürtler bunu “ağaçların da kimliği var” diye anlatırlar. Lübnan, Kanada, Güney Amerika kökenli asırlık ağaçlar. Üç bini aşkın Kürdistanlı’nın yaşadığı 450 bin nüfuslu bu şehirde “ağaçların bile kimliğinin olması“ yakar bağrını kimlik sürgünlerinin. Hele bir de karşınızda bütün haşmetiyle duran Uşi şatosu (Château d’Ouchy) tuz basıyorsa bu yaraya. Uşi şatosu; tarihi Lozan Antlaşması’na taşıyan melanetli otel… İsmet İnönü’nün Antlaşma’dan sonra gölde, sandalda kürek çeken mağrur bir fotoğrafını görmüştüm, şehir arşivlerinde. Ve çeyrek asır sonra Lozan’a ilk isyan. Şeyh Sait sürgünlerinin ilk kuşağı Nureddin Zaza, Suriye, Lübnan, Irak, Ürdün’den sonra bu şehre gelir. O’nu arkadaşı İsmet Şerif Vanlı takip eder. “Lozan’ı Lozan’da kalemle yırtacaklar.”

Kürt diaspora tarihi incelendiğinde, karşılacağımız ilk şahsiyetler şüphesiz Nureddin Zaza ve yakın arkadaşı İsmet Şerif Vanlı’dır. Her iki siyasetçi Lozan ve İsviçre kadar tanınır. Sadece dört parçada değil, bir milyondan fazla diaspora Kürtleri de Zaza ve Şerif Vanlı’yı bu kentle özdeşleştirirler.

‘Çehov Zaza’

Nureddin Zaza’nın asıl adı Yusuf Ziya, 1919′da Maden’de, tanınan köklü bir ailede doğdu. Halkının dramını tanıdığında henüz altı yaşındaydı. Şeyh Said direnişinin yenilgiye uğratılmasından sonra çıkarılan “Ferman” üzerine babası ve bir ağabeyi Kemalist rejim tarafından tutuklanırlar. Bunun üzerine ağabeyi Dr. Ahmed Nafîz ile beraber Suriye Arap Cumhuriyeti’nin kurulmasıyla birlikte “Binêxetê” olarak adlandırılacak olan Batı Kürdistan’a geçerler. Bir yandan buradaki Fransız okullarında okuyan Zaza, diğer yandan Cegerxwîn, Qedrîcan, Osman Sebri, Dr. Ahmed Nafîz, Celadet Bedirxan gibi sürgündeki aydınlarla beraber 1938’de Kürt Gençlik Kulübü’nün (Klûba Ciwanên Kurd) kuruluşunda yer alır. Genç yaşlardan Fransız ve Rus edebiyatı klasikleriyle tanışır. İki devrimin edebiyatı Zaza’da yurtseverlik bilincini güçlendirir. Hawar ve Ronahî dergilerinde makaleler ve öyküler yayınlar. Bu yeteneğinden dolayı, Celadet Bedirxan, kendisine “Kürtler’in Çehov’u” der. Yazdığı öyküleri Hawar ve Ronahî dergilerinde yayınlar.

Lise eğitimini tamamladıktan sonra Beyrut St. Joseph Fransız Üniversitesi’nde siyasal bilimler diploması alır. 2. Dünya Savaşı’ndan sonra İsviçre’ye yerleşir ve Lozan Üniversitesi’nde Eğitim bilimlerinde lisans ve 1955 yılında da doktorasını tamamlar. Fransız filozof Emmanuel Monunier’nin “yükümlülük “ kavramı üzerine tezlerini inceler. Bundan hareketle özellikle 1. Dünya Savaşı sonrası yaşanan siyasi, ahlaki ve modernleşme krizlerinde bireyin durumu ve mücadelesini analiz eder. Zaza, 1955’te “Emmanuel Mounier’nin yükümlülük kavramı üzerine eleştirel bir araştırma” (Étude critique de la notion d’engagement chez Emmanuel Mounier) ile eğitim bilimleri doktorasını tamamlar. Ulusal ve toplumsal mücadelede kültür ve dilin önemine inan Zaza, bu amaçla gizlice kendi önsözüyle Memê Alan destanını yayınlar. Aynı eseri daha sonra Fransızca’ya çevirir.

Eğitim ve diplomasi inancı

Bir yıl sonra aralarında yakın arkadaşı ve “inceden rakibi” İsmet Şerif Valı’nın da bulunduğu 17 arkadaşıyla birlikte, Almanya’nın Wiesbaden kentinde Avrupa Kürt Öğrencileri Derneği’ni (KSSE-Kurdish Student’s Society in Europe) kurarlar. Zaza ve arkadaşları bu projeyle aslında bugün bile emekleyen Kürt ulusal mücadelesinin diplomasi ayağını oluşturmak ve sorunu uluslararası alana taşımak idealini besliyorlar. Hepsi eğitimli ve birkaç dil bilen bu inançlı gençlik kuşağı aynı zamanda Melle Mustafa Barzani’nin silahlı mücadelesinin diğer parçalara da esin kaynağı olabileceğine dair “somut koşulların somut tahlilini” yapıyorlar. Hedef mücadeleyi bütün ülkede ve Avrupa’da örgütlemek. Belki de Memduh Selim, Agirî yenilgisinin diplomasi ayağının kırık olduğunu Zaza’ya öğretmişti.

Ülkeye dönüş ve Beko

Mücadele umuduyla ülkeye dönüş kararı alan Nureddin Zaza, 1956 yılının sonlarında Suriye Kürdistanı Demokrat Partisi (KDPS) kurarak ilk başkanı olur. Bir süre sonra KSSE’nin başkanlığından ayrılır. Zaza’nın yerini Şerif Vanlı alır ve Barzani’nın uluslararası sözcüsü olur. Ülkedeki mücadele zorludur. Suriye, Irak ve Türkiye’nin Kürt muhalefetine tahammülleri yok. Mustafa Barzani’ye sempati duymak ise ateşten gömlek. 1957’de Mustafa Barzani ile buluşmaya giderken Kasım rejimi tarafından Irak’ta tutuklanır. Ürdün’de de cezaevinde yatan Zaza yıllarca işkencelere maruz kalır.

Şam Askeri Mahkemesi savcısı 1961 yılında hakkında idam kararı aldığında İsviçreli arkadaşı ve avukatı Gilbert Baechtold uluslararası destek sağlar. Toplanan binlerce imza ve protestolardan sonra serbest bırakılır. “Suriye beni tutuklayıp idam etmek istediğinde, en barbar ve sorumsuz rejimlerde bile kamuoyunun çok şeyler yapabileceğine inandım” diyor Nureddin Zaza.
Serbest bırakıldıktan sonra, Cebel-i Druze’e, 1967’ye dek sürecek zorunlu sürgüne yollanır. Fakat doğduğu toprakların hasretine dayanamaz ve gizlice Kuzey Kürdistan’a Elazığ’a geçer. Birçok Kürt siyasetçi ve aydının başına geldiği gibi O da bir Beko’nun ihanetine uğrar. Ailesinden birisinin ihbarı üzerine bu kez Türk polis ve istihbaratı tarafından takibe alınır. Baskıların sonu gelmez. Bunun üzerine 1969’da daha önce 10 yıldan fazla yaşamış olduğu İsviçre’ye bu kez sığınmak üzere döner ve 1978’de vatandaşlığa geçer.

İsviçre modeli

İsviçre’ye döndükten sonra Zaza kendisini edebiyata, eğitime ve ailesine verir. Ortadoğu ile yakından ilgilenen gazeteci-yazar Gilbert Favre ile 1972’de evlenir. Bu evlilikten bir yıl sonra oğulları Şengo doğar.
Nureddin Zaza Ortadoğu ve Kürdistan’da bir pedagog, bir siyasetçi olarak edindiği tecrübelerden yola çıkarak Avrupa’nın rolü ve Kürt halkının eğitimi üzerine fikir yürütür. Kürt sorununu Ortadoğu siyasi ve coğrafi yapısı içinde tahlil eden Zaza, İsviçre’nin 26 kantondan oluşan federal (veya confederal), çok dilli, çok kültürlü modelini örnek alan bir çözümü savunur.

Kürt yaşamı

Zaza’nın bugüne dek Avrupalı okurlar nezdinde tanınmasının en önemli kaynağı hiç şüphesiz 1983’te yayınladığı otobiyografyası. “Bir Kürt Olarak Yaşamım” (Ma Vie de Kurde). Kürt sorunu konusunda önemli bir siyasi ve edebi kaynak sayılan bu eser Türkçe, Arapça ve Kürtçe’ye çevrildi. Zaza aynı dönemde Dengê Kurdistan dergisini yayınlar ve burada yazılar yazar. O artık zamanını konferans, radyo, tv yayınları ve insan hakları mücadelelerine ayırır. Zaza, “Dünyanın her yerinde insanlar ayaklar altına alınıp zulme maruz kaldıkça, insanlık güzel günleri hayal edemez” der.
Bilimsel araştırma ve eğitimin önemine inanan Zaza, 1983’te Cegerxwîn, Yılmaz Güney, İsmet Şerif Vanlı ve Kendal Nezan’la birlikte Paris Kürt Enstitüsü’nü kurarlar. Nureddin Zaza, İsmet Şerif Vanlı’dan dört yıl önce okumak için geldiği Lozan’da, 7 Ocak 1988’de kansere yenilir. Yoldaşı Vanlı’dan 23 yıl önce yaşama veda eder. Her iki Kürt bilgesi de bugün Lozan’da, Bois-de-Vaux mezarlığında yatıyorlar. Ağrı’nın dorukları kadar yüce, Kürdistan’ın çınarları kadar bilge. Doğdukları topraklara bilim, aydınlanma, azim taşımak için girdikleri Lozan Üniversitesi’nin karşısında yüzleri umutla Leman maviliğine ve dağlara dönük uyuyorlar. Yaşar Kemal’in deyimiyle, “o iyi insanlar, o güzel atlara bindiler ve çekip gittiler…’’

 

* İsmet Şerif Vanlı Kürt Kültürü ve Mirası Derneği (AFKICV) Başkanı.

Article paru dans le journal Ö. Politika,
le 13 janvier 2013

Mütevazi ama dimdik

Bir dostun, bir yakının anısını hakkını vererek anlatmak çok zordur. 87 yıllık ömrünün tam 70 senesi direnişle geçmiş, umudu özgür Kürdistan olan İsmet Şerif Vanlı’yı yazabilmek gerçekten de çok zor. Temmuz 1987’de tanıştığım ve benim üzerimde manevi emeği olan, sarf ettiği her kelimeyi not almak istediğim örnek insanı, gazetedeki bir makaleye sığdıramayacağım…

 ’Memostem’, ‘Oncle İsmet’i (İsmet Amca) görme ve yakından tanıma şansına erişemeyenlere anlatacağım…

İsmet Şerif Vanlı (Cherif Vanly kimlikte), kökleri Kürdistan’da ekilmiş, Lozan’da boy vermiş asırlık bir Kürt çınarı… Sonbahar günlerinde Leman gölü kıyısında çınarlar sarı, kırmızı, yeşil… Doğa renkten renge dönüşürken, o da Alp Dağlarına bakan bir hastanenin 8. katında yaşama gözlerini yumdu.

“Lozan’a gidip hukuk okuyacağım ve Kürdistan’ı parçalayan bu antlaşmayı da orada değiştireceğim…” Bu fikir, Vanlı’nın gençliğine hakim olmaya başladığında henüz 17 yaşlarında Şam’da bir lise öğrencisiydi. Futbol oynadığı ‘Kürt Mahallesi’nin takımında Arap ve diğer halklarla maçlarda karşılaşırken kimliğini tanıyor. Aynı yıllarda Memduh Selim, Ekrem Bey, Kadri Bey, Cemil Paşa, Osman Sebri ve Kamuran Bedirxan gibi sürgündeki Kürt aydın ve siyasetçilerinin sohbetlerine katılıyor, Dersim ve Ağrı katliamlarının anılarını dinliyordu, bu Kürt aydınlarından. Osmanlı hakimiyetindeki Suriye’de doğmuş olan babası bütün askeri eğitimini de imparatorluğun askeri okullarında yapmıştı. Kürtçe’nin yanı sıra Arapça, Farsça, Fransızca ve Türkçe’ye hakim Muhammed Şerif Vanlı, ikisi kız dört çocuğuna oldukça disiplinli bir eğitim verir.

Yaşama 65’inde veda etmeden birkaç yıl öncesine dek Dera Zor bölgesindeki Kürt aşiretlerin koordinasyon ve kontolünden sorumluydu. Kürt ulusal sorunuyla hiçbir ilişkisi olmayan babası, İsmet Şerif’in Xoybun liderleriyle görüşmesini istemiyordu. Annesi Xeyriye Xanım, Dera Zor bölegesinde tanınan Ala Reş aşiret liderinin kızıdır.

Diplomasi ve hukuk tutkusu

“Kürtler yiğit ve korkusuz ama kalem kullanmayı bilmezler yeterince” derdi. Bu yüzden sadece makaleler yazmadı, önemli olay olduğunda basına ve devlet yetkililerine Kürtlerin hakları konusunda mektuplar yazardı. O bir tarihçi, hukukçu, siyasetbilimci ve diplomattı. Direnişi hep meşru gördü ama diplomasinin de çok önemli olduğuna inandı. Henüz lise son sınıftayken, hukuk, tarih ve siyaseti iyi bilen bir diplomat olmak istiyordu. Suriye’de Kürt liderlerini dinlediğinde, “Diplomasi ve uluslararası ilişkilerin zayıflığından dolayı kan kaybettiğimizi anladım. İyi kavga ederiz, kanımızı veririz. Kan akıtırız, ama iki satırla derdimizi anlatmaya gelince tıkanırız” derdi.

Kürdistan için diplomasi yapma şeklindeki gençlik idealini anlatırken gülümserdi. Babasının Kürt meselesinden O’nu uzak tutmasına da hep tebessüm ederdi. Ocak 1948’de Lazkiye’den gemiyle Cenova (İtalya) üzeri Lozan’a gelirken babası limana kadar kendisini uğurlar. Oğlunun siyasetle ilgilenmesinden memnun olmayan Muhammed Şerif Vanlı, yarı alaylı bir üslubla “Git bakalım İsmet diplomat olup, Uganda’ya Kürdistan’ın Büyükelçisi olarak atanmadan dönme” der.

Lozan’da kendisini Nureddin Zaza ve Muhammed Metini karşılarlar. Zaza da Kürtlerde eğitimli kadro eksikliği olduğuna inananlardandır.

Beyrut yılları, Amerikan ve Fransız üniversiteleri

Tayinlerle geçen hareketli ilkokul yaşamından ardından Fransız eğitim sisteminin hakim olduğu Suriye’de 19 Ocak 1944’te lisenin matematik bölümünden mezun olur. Henüz ilkokuldayken babası, O’nun inşaat mühendisi olmasını istiyordu. Vanlı o yılları anlatırken, “Sussuz Suriye topraklarında yollar ve su kanalları yapacaktım” diyor. Lise diplomasıyla Ortadoğu’nun Paris’i olarak nitelenen Beyrut’a gider.

Amerikan Üniversitesi Mühendislik Fakültesi ve Fransız St. Joseph Üniversitesi Siyasal Bilimler Fakültesi’ne aynı anda kayıt yaptırır. Kısa bir süre sonra birincisini bırakır ve siyasete yönelir. Bu arada Lozan Üniversitesi’nde Pedagoji doktorasını Nureddin Zaza ve kimya bölümünden mezun arkadaşı Muhammed Metini, ısrarla Şerif Vanlı’yı Lozan’a davet ederler. Bunun üzerine, o da uzun yıllardır hayal ettiği bu yolculuğa çıkar ve 29 Kasım 1948’de Lozan’a gelir. Elinde siyasal bilimler lisansı var. Ama O önce hukuk okumaya karar verir, tarih boyunca hukuk mağduru halkı için… Eğitimini bitirdikten sonra Lozan’da Aile Mahkemesi’nde katiplik yapmaya başlar, “19 yıl resmi olarak bu işi yaptım. Zaman zaman ara verdim, seyehatlare çıktım. Hakim olma imkanım vardı, ama bana cazip gelmiyordu” diyor.

Bu esnada Lozan’da Carmen Thuillard’la tanışır. İnançlı katolik bir aileden gelen Carmen, tanınmış bir enstitüde bir güzellik uzmanıdır. İki yıl sonra evlenirler ve 1957’de tek çocukları Siyabend, Şam’a yapılan bir yolculuk esnasında orada doğar.

İhsan Nuri Paşa ile tanışma 

Lozan’da kendilerinden başka Kürt yok. Bugünkü gibi kurumlar da yok. Ama özellikle Güney Kurdistan’dan ve Suriye’den birçok Kürdistanlı genç Londra, Berlin, Paris ve ‘Doğu bloku’ ülkelerinde üniversite eğitimi görüyor. Bu arada 1946’da Beyrut’tan ayrılmış olan Kamuran Bedirxan o dönem Paris Sorbonne Üniversitesi Doğu Dilleri ve Uygarlıkları Enstitüsü’nde (INALCO), Kürt uygarlıkları dersi veriyor. Bir Çek prensesle evli olan Bedirxan eşinin intiharından sonra, ders vermeyi bırakıyor. Yerini 2 yıl boyunca İsmet Şerif Vanlı dolduruyor (1959-61). Bu kanalla Moskova’ya giderek Qanatê Kurdo, Ordixanê Celîl ve Celîlê Celîl’le tanışıyor.

 Aynı tarihlerde (1956), Nureddin Zaza ile birlikte KSSE’yi (Avrupa Kürt Öğrenci Dernekleri) kuruyorlar.

“Bu projenin temel fikri, Nureddin Zaza’ya aitti. İlk kongreyi yaptığımızda Suriye ve Irak Kürdistan’ından Avrupa’da okuyan 16 kişi katıldı. Herkes kendini komünist olarak görüyordu ve çeşitli partilere üyeydiler. Amacımız bir toplum örgütü kurmaktı. Ama demokratik bir örgüt. Ne Irak ne de Suriye komünist partilerinin etkisinde bir örgüt olmalıydı. Zaza o zaman Suriye PDK’nin sekreteriydi” diyor Vanlı. Aslında Şerif Vanlı o dönem de sömürgeci egemen ulusun etkisinde olmayan, Kürtlerin bağımsız demokratik örgütlenmelerinden yanaydı. 14 Temmuz 1958’de Irak’ta General Kasım iktidara gelince, Rusya’da sürgün olan Mustafa Barzani, Kurdistan’a döner. Bu umut ve heyecan yurtdışında okuyan Kürt aydınlarını da etkiler ve KSSE Londra’da ikinci kongresini yapar. İsmet Şerif Vanlı, 40 aydının katıldığı bu kongrede başkan seçilir. Aynı yıl Moskova’da toplanan Uluslararası Öğrenci Kongresi’nde, “Kürtler, kayıtlara Kürt olarak geçmedikleri için” Şerif Vanlı ve arkadaşları protesto ederler. İki yıl sonra Berlin’de toplanan KSSE’in onur konuğu İran’da sürgün olan Ağrı direnişinin efsanevi lideri İhsan Nuri Paşa’dır.

General Kasım’a ders 

İsmet Şerif Vanlı’nın siyasi ilişkilerde ilkesi meşruiyet ve hukuki güvencedir. Bütün siyasal ilişkilerinde bunu öne çıkarır. O, uzun vadeli düşünen bir stratejisti. 1958’de General Kasım’ın, Sovyetler Birliği sayesinde Irak’ta monarşiyi devirmesi Sovyetler Birliği ve Doğu bloku ülkelerinde büyük coşku yaratır. Bunun üzerine iki yıl önce Moskova’da yapılan “Uluslararası Öğrenci Kongresi”, “devrimi selamlamak için”, bu kez Bağdat’ta toplanır. KDP Politbürosu, Mustafa Barzani, Celal Talabani, İbrahim Ahmed ve bütün diğer parti kurmayları, Bağdat’ta yeni rejimle Otonom Kürdistan’ın geleceğini ve anayasa üzerine müzakerede bulunuyorlar.

Şerif Vanlı, Tahsin Emin Hawramani ve Kemal Fuad da, KSSE temcilcileri olarak Bağdat’a davet edilir ve General Kasım’la görüşürler. Irak Komünist Partisi’nin ev sahipliği yaptığı kongrede konuşan Vanlı, yeni anayasada Kürt dili ve kültürü “Kürt ulusal dili ve kültürü” olarak metne geçmediği ve Arap ulusunun bir unsuru olarak yerleştirildiği için eleştirir ve bunun ‘Ulusların Kendi Kaderini Tayin Hakkı’ ve ulusal azınlıkların kültürlerinin korunması konusunda Leninizm ve Stalinizmle de çeliştiğini savunur. Kürtler arasında ve kırk ülkeden gelen delegeler tarafından destek alan Şerif Vanlı ve arkadaşlarının bu çıkışı, Irak rejimi ve Komünist Parti’nin “Milliyetçilik yapıyorsunuz” tepkisine yol açar. İsmet Şerif Vanlı ‘Personne Non Grata’ yani ‘İstenmeye Adam’ ilan edilerek 24 saat içinde Irak’ı terk etmesi istenir.

Irak rejiminin kararına uymak istemeyen Vanlı, Kürdistan’a gitmek ister fakat Celal Talabani, “Kürdistan’da seni koruyamayız. Sana birşey olursa, Irak Hükümeti ve Kürtler karşı karşıya gelir. Müzakereler suya düşer” der.

Bunun üzerine Şerif Vanlı ve arkadaşları Avrupa’ya dönerler.

Barzani ile yollar ayrılıyor

Lozan’daki öğrencilik yıllarından itibaren Barzani’ye hayranlık duyan Şerif Vanlı, kendisiyle ilk kez 1960’ta Bağdat’ta karşılar. Barzani, İbrahim Ahmed ve Celal Talabani Bağdat’a yerleşmiş General Kasım’la müzakere yürütüyorlardı. İsmet Şerif Vanlı 1964’ten 1975’e dek Mustafa Barzani’nin uluslararası sözcülüğünü yaptı. Bunun resmi belgesini gösterirken Güney Kürdistan Hükümeti’ne sitem ediyordu. Eşi Carmen, “Bir gün kapımızı çalmadılar” diye manalı sessizliğini bozuyor. Bütün çalışmalarına rağmen ne KDP’ye ne de bir başka Kürt partisine üye olmadı. Mustafa Barzani ile yolları 6 Mart 1975’teki İran- Irak arasında yapılan ve ‘1961 Devrimi’nin bütün kazanımlarının kaybedildiği ‘Cezayir Anlaşması’ ile ayrılır. Anlaşmadan sonra Tahran’a yerleşen Melê Mustafa Barzeni, “Kürt ve Arap halkları yoruldu. Silahlı mücadele bitti, Peşmergeler direnişi bırakıp evlerine dönsün” dedi. Aynı zamanda yaptığı açıklamada İran Şahı’nı “Bütün Ari halkların babası’ ilan eder. Bunun üzerine o ana dek halen Uluslararası Sözcü konumundaki Şerif Vanlı, Şah Muhammed Rıza için, “İran Şahı Kürtleri sırtından hançerledi” şeklinde batı basınına demeç verir. Bunun üzerine Barzani, Tahran’dan yaptığı açıklamada İsmet Şerif Vanlı ile ilişkilerinin kalmadığını bildirir. Böylece KDP ile kırgın ve sitemkar yıllar başlar.

Suriye Baas Rejiminin ölüm fermanı

Dedesi Şerif, Van’nın bir köyünden Şam’a giderek yerleştiği için ailenin adı ‘Vanlı’ olarak kalıyor.

 Temeli Selahaddin Eyyübi tarafından atılan Şam’ın tarihi Kürt Mahalesi’nde doğan Şerif Vanlı, İsviçre’ye geldikten sonra ailesi ile ilişkilerini sürekli sıcak tuttu. Fakat, bir Muhabberat (Suriye İstihbaratı) elemanının Kürt aşiretleriyle ilgili yaptığı ‘araştırma’ zoruna gider ve buna yanıt niteliğinde Suriye rejiminin Kürtlere uyguladığı zulmü teşhir eden, “Suriye’de Baas diktatörlüğü tarafından Kürt halkına yapılan zulüm (The persecution of the Kurdish people by the Baath dictatorship in Syria)” başlıklı bir kitapçık yazar. Bunun üzerine 1963’te Baasçı rejim, kendisini idama mahkum eder. Bu tarihten sonra, 1992’de PKK Önderi Abdullah Öcalan’ın misafiri olarak davet edilene dek, Suriye’ye bir daha ayak basamaz.

Mütevazi bir yaşam sürdürdü

Şerif Vanlı hep mütevazi bir yaşam sürdürdü, ama dik durdu. 1970’te Lozan Üniversitesi’de siyasal bilimler doktorasını yapana dek hukuk lisansı sayesinde Lozan Adliyesi’nde katiplik yaparak geçimini sağladı. “Bu katiplik maceram tam 19 yıl sürdü. Bir bürom bile yoktu ama çalışıyordum bir şekilde. İstediğim gibi işimi yapıyordum. Ama sonunda bir tercih yapmam gerekiyordu, ya hakim olacaktım ya da mücadele edecektim. Ben mücadeleyi seçtim” diyor Vanlı. Eşi Carmen de tanınmış bir enstitüde güzellik uzmanı olarak çalışıyor. 1970’te Fransızca yayınladığı tezi ‘Irak Kürdistan’ının Ulusal Varlığı’, ‘1961 Devrimi’nin İncelemesi’ halen Kürdistan ve Ortadoğu üzerine çalışan araştırmacılar için önemli bir kaynak teşkil ediyor. 

Lozan’da Baasçı suikast

Güney Kürdistan’da devrim çabaları mağlup olur. Silahları bırakıp İran’a sığınan Mele Mustafa Barzani’nin geride kalan halkı ise Baasçı rejimin insafına kaldı. Cezayir Anlaşması’ndan sonra İran’la Şat Ül Arab su yolu sorununu çözen Irak, Kürtlere de adalet dağıtacağını ve haklarını tanıyacağını beyan eder. Fakat Kurdistan’dan gelen haberler kaygı vericidir. Şerif Vanlı Cenevre’de oluşturduğu bir heyetle Irak rejiminden izin alarak Ağustos 1975’te Kürdistan’a gider. Bölgeyi dolaşan heyet Bağdat’a giderek zamanın İletişim Bakanı Tarık Aziz, Gençlik Bakanı Naim Haddad’la görüşür. Fransızca deyimle “Kalan mobilyaları kurtarmayı amaçlıyorlardı.”

Rejimin amacı bu delegasyonu kullanarak Kürtlere iyi davranıldığını dünyaya duyurmaktı. Fakat Şerif Vanlı Cenevre’ye döner dönmez bir rapor yayınlayarak, yenilginin ağır tahribatlarını, rejimin zulmünü uluslararası kamuoyuna anlatır. Baasçılar buna çok kızarlar. Mustafa Barzani tarafından da yalnız bırakılan Şerif Vanlı, Cenevre’nin Irak Konsolosu Bay Tikrit, iki Iraklı ve ‘Paris’ten dost bir Kürt’ kendisini Lozan’da Avenue de Leman’daki evinde ziyaret ederler. İki saat süren ‘dostane’ bir sohbetten sonra, Konsolos Bay Tikrit, “Size yakında taze Bağdat hurmaları yollayacağım” diyerek evden ayrılırlar. Birkaç gün sonra ‘İki Iraklı dost’ evine ziyarete gelirler. Onları içeri alan Şerif Vanlı, kahve ikram etmek için sırtını döner dönmez tabancadan çıkan iki ihanet kurşununa hedef olur. Bir mermi yan tarafından girer ve çıkar, diğeri boynundan girip kulağının altından çıkar. Son günlerini geçirdiği hastanede iki ay tedavi gören Cherif (Şerif) Vanlı, sağlığına kavuşarak mücadeleye devam eder.

Birkaç yıl sonra İran’da İslam devrimi olur, Ayetullahlar iktidardadır artık. Humeyni özel davetle kendisini Tahran’a davet eder. “Cenevre’de uçağa binmek üzereyken Mustafa Barzani’nin, “Rahmetê Xwedê” vefat ettiğini radyodan öğrendim.”

“İmam Humeyni’ye Kürtlere adaletli davranmasını önerdiğini” söyleyen Şerif Vanlı’ya Hümeyni, “Onlara söyle İslam Cumhuriyeti’nin yolundan yürüsünler” der. Ben de başımı sallayarak teşekkür edip çıktım. Görüşme 15 dakika sürdü.”

Paris Kürt Enstitüsü ve Yılmaz Güney

Şerif Vanlı, Avrupa’da boş durmadı. Özellikle Paris ve Cenevre ağırlıklı önemli çalışmalarda yer aldı. Birçok dünya liderine mektuplar yazdı, kimisinden yanıt aldı, kimisi cevapsız Kürtler gibi unutuldu. Birgün neden bu kadar mektup yazdığını, gerçekten empeyarlist ülkelerin devlet adamlarından bir medet umuyor muydu? Bunu öğrenmek istedim. “Biz Kürtler kavga etmeyi, silah kullanmayı iyi biliriz, ama yazmayı, hukuki ve diplomatik yollardan hak arama konusunda zayıfız. Her ikisi birbirini tamamlar. Birçok insanımız canını vermeye hazır ama bir gazeteye bir okur mektubu yazıp tepkisini gösteremez” dedi. 1983’te, Cegerxwîn, Yılmaz Güney, Hêjar, Prof Qanatê Kurdo, Nureddin Zaza ve Kendal Nezan gibi şahsiyetlerle Paris Kürt Enstitüsü’nü kurdu. Bir yıl sonra, Şerafeddin Kaya, Serhat Faik Bucak, İbrahim Ahmed’le beraber Kürt Hukukçular Ligi’ni kurarak, Paris’te “Kürt İnsan Hakları Bildirgesi’ni’ yayınladılar. Bu belge, 1989’da Fransızca yayınlandı. Bildirgeyi özellikle Halepçe Katliamı’ndan sonra yayınlayan Şerif Vanlı ve arkadaşları, BM Güvenlik Konseyi’nin beş daimi üyesi devletine başvurarak Kürtler için  ‘Kendi Kaderini Tayin Hakkını’ talep etti. Zamanın Fransa Cumhurbaşkanı François Mitterand ve İngiltere Başbakanı John Major başvurularına yazılı yanıt verdi.

‘Ben de onların dilini öğrenmedim’

Kuzey Kürdistan’da 12 Eylül Askeri Cuntasıyla kesintiye uğrayan direniş yeniden alevlenmişti. İsmet Şerif Vanlı, gelişmeleri ve gerilla mücadelesini heyecanla izliyor, Türkçe bilmiyor, “Ama Ankara’nın asimilasyoncu politikalarını yakından takip ediyordum” diyor. Arapçaya hakim olan Şerif Vanlı, Farsça’da da biliyordu.

“Saddam Hüseyin Kürtlere karşı zehirli gaz kullandı ama dillerini yasaklamadı, İran da yapmadı. Fakat Türk devleti, dil ve kültürlerini yasakladı. Bu yüzden ben de onların dilini öğrenmedim” Türkiye’ye tepkisini “Elhemdulillah Türkçe bilmiyorum” diyerek şakayla bu dili neden konuşmadığını anlatır.

Van’a 1991’de yaptığı yolculuk, hafızasında derin iz bırakır. Dedelerinin doğduğu, soyadını taşıdığı toprakları ve daha sonra Ehmedê Xanî’nin türbesini ziyaret eder. 1993’te İstanbul Kürt Enstitüsü’nün onur konuğu olarak Türkiye’ye gider ve bu kurumun açılışına katılır. Türk devlet politikalarına tepki duyduğu oranda da Kuzey Kürtlerine karşı kendini borçlu hissettiğini sık sık vurgulardı. Kürtlerin kendi aralarında ve çocuklarıyla Türkçe konuşmalarından rahatsızlığını her ortamda dile getiriyordu. Daha sonraki yıllarda, Sürgünde Kürt Parlamentosu (PKDW), Kürdistan Ulusal Kongresi (KNK) Başkanlığı görevlerinde bulunur. Hastaneye kaldırıldığı güne dek Kürt dili ve kültürü üzerine bir makale yazıyordu.

Hep gülümsedi ve eleştirel baktı

Sakindi, eğitimli bir insanın bütün asaleti ve bilgeliğini soyluca yansıtıyordu. “Benim rüyam Kürdistan’ın bağımsızlığıdır” diyen İsmet Şerif Vanlı’nın yaşamında politik fikirler ağır bastı, fakat siyasete ve siyasilere hep eleştirel baktı. İhsan Nuri Paşa, Mustafa Barzani, Celal Talabani, İbrahim Ahmed, Abdullah Öcalan gibi en büyük Kürt liderleriyle tanıştı, fikir alışverişinde bulundu. Onları eleştirdi ama onlarla beraber mücadele de etti. Eleştirilerinde hep yapıcı, ölçülü ve diplomatik davrandı. Gülümsemeyi yüzünden hiç eksik etmedi. Üniversite hastanesinin morgunda nur yüzüyle toprakla buluşmayı beklerken yüz hatlarında kendisiyle barışık, güvenli ama bir ödevi tamamlayamamış bir insanın kaygıları okunuyordu, zira uğruna 70 yıl mücadele ettiği ülke halen özgür değildi.

(…) Hayali Kürdistan’a kendisinin deyimiyle Diyarbekir’e gömülmekti. Bu konuda, vefatından kısa bir süre önce bir girişimde de bulundu. Türk makamları olumsuz yanıt verdi. Zaten 57 yıllık hayat arkadaşı Carmen de “Burada, benim yanımda kalmasını istiyorum” dedi.

O şimdi Lozan’da Bois-de-Vaux mezarlığında Nureddin Zaza’yla aynı mekanı paylaşıyor. Her iki fidan, Kürdistan’dan yola çıktılar, Akdeniz’i aştılar ve Alpler’e, Leman gölü kıyısında, Lozan Üniversitesi karşısında birer dev çınar olarak yeniden toprağa döndüler. Anıları gelecek nesillere umut ve rehber olacaktır.

İHSAN KURT / İsmet Şerif Vanlı Kürt Kültür Mirası Derneği-AFKİCV Başkanı

Söz konusu Dernek, Nisan 2008’de Şerif Vanlı’nın kendi isteğiyle, Lozan Üniversitesi Kütüphanesi’ne bağışladığı kütüphanesi ve arşivlerini koruyup, zenginleştirmek amacını taşıyor.  İletişim: afkiv@bluewin.ch

Article paru dans le journal Ö.Politika,
le 16 novembre 2011

« 90e anniversaire du Traité de Lausanne (1923)
dans une perspective de changements en Turquie et au Moyen-Orient »

Texte

Chérif Vanly, Lausannois pur sucre et pur Kurde

Chérif Vanly, Lausannois pur sucre et pur Kurde

Gilbert Salem

A l’approche de ses nonante ans, il est fringant comme un gardon et la malice de son regard est celle d’un adolescent au cœur révolté. Celui qu’il fut dans un quartier pittoresque du Vieux-Damas, en Syrie, où son père qu’il perdit tôt avait été un militaire influent. La voûte sourcilière qui en accentue l’expression – pour fustiger ses adversaires ou les brocarder – est floconneuse comme neige. Or Chérif Vanly s’amuse des idéaux forcenés de sa jeunesse autant que des épisodes tragiques qui ont jalonné son long combat pour les droits du peuple kurde. Le 7 octobre 1976 notamment, il fut victime d’une tentative d’assassinat à Lausanne, chemin du Levant: des sicaires à la solde de Saddam Hussein (alors vice-président de l’Irak) lui logèrent deux balles dans le cou. Il survécut et actionna en justice le commanditaire du crime. Le futur tyran de Bagdad fut défendu par l’avocat Christian Grobet, lui-même futur membre du Conseil d’Etat genevois! Les tribunaux vaudois conclurent l’affaire par un non-lieu, puis la classèrent après qu’un paiement pour tort moral fut concédé par les autorités irakiennes à leur hôte kurde en exil.

Le train de vie de Vanly est pourtant resté modeste, même s’il vit désormais dans un autre quartier de sa ville d’adoption, et sous une identité d’emprunt. Il ne reproche rien à nos instances judiciaires et se dit très attaché à sa terre d’accueil. Il y a étudié le droit, puis les sciences-po. Durant 16 ans, il a été greffier au Tribunal de district de Lausanne («un gagne-pain»). Même si la condition du peuple kurde semble s’améliorer au Moyen-Orient, il n’y retournerait pas durablement: «Je suis trop âgé, je ne pourrais plus vivre à l’orientale, je suis d’ici maintenant». Preuve de son intégration, c’est à la Bibliothèque cantonale universitaire de la Riponne qu’il vient de léguer toutes ses archives. Un fonds de 3500 documents, consultables en français, anglais, allemand, russe, arabe, turc, et en kurde – une langue indo-européenne, parlée par 30 millions d’âmes, qui se ramifie en deux dialectes principaux: le sorani et le kurmandji.

Ce nouvel enrichissement de la BCU offre un champ d’investigations inédites aux historiens que le Kurdistan intéresse. Depuis son antiquité glorieuse, quand son peuple était apparenté aux Mèdes, jusqu’à son déchirement actuel, cette nation fantôme est écartelée, comme on sait, entre la Turquie, le nord de la Syrie, le nord de l’Irak et l’Iran occidental. Un rêve d’unification et d’autodétermination s’était ébauché au début du XXe siècle autour de tables diplomatiques européennes, helvétiques aussi, où des Kurdes exilés furent invités en négociateurs à part entière. Patatras! le fameux Traité de Lausanne, signé en 1923 par la Turquie, la France, la Grande-Bretagne et l’Italie, fit voler cet idéal en éclats. «En débarquant en Suisse à 25 ans, j’étais une tête brûlée: je ne réclamais rien moins que l’invalidation dudit traité!» Quelques mois après, il fonde avec Noureddine Zaza, décédé en 1988, l’Association des étudiants kurdes en Europe. Suivent des décennies de militance très engagée et tentaculaire: Vanly voyage constamment, en tant que porte-parole à l’étranger du général Mustafa Barzani 1903-1979, le légendaire leader du mouvement nationaliste kurde d’Irak, avec lequel il entretient une correspondance d’importance historique. «Elle constitue probablement le joyau du fonds remis à la BCU», souligne le journaliste Ihsan Kurt, président d’une association créée récemment pour veiller à l’enrichissement de ce dernier*.

Vanly se déplace se rend plusieurs fois à Moscou, en Turquie, à Téhéran, il rencontre les dignitaires du shah, puis Khomeiny. A Paris, il s’exprime en Sorbonne. A Rome, il s’entretient avec Jean-Paul II. Homme d’action, plus que théoricien, il n’en est pas moins l’auteur d’articles et de livres qui marqueront l’histoire de son peuple. Son encre vitriolée éreinte quelques chefs de file, dont certains furent ses amis: «Ils sont actuellement au pouvoir en Irak, et ils me boudent. Je les boude aussi.»

 

Gilbert Salem

Article paru dans le blog du journal 24 Heures, le 13 février 2011

Ismet Vanly, un demi-siècle en Suisse mais Kurde plus que jamais

Ismet Vanly, un demi-siècle en Suisse mais Kurde plus que jamais

Cet ancien ambassadeur de Mustapha Barzani, aujourd’hui membre du parlement kurde en exil, ne s’est jamais laissé anesthésier par la tranquillité lausannoise

 

Le vieil homme n’attend pas que ses visiteurs soient assis pour brandir la couverture du Times exhibant la stature colossale d’Öcalan, mains liées, yeux bandés. «C’est une insulte aux droits de l’homme!» tonne-t-il. Ses doigts tremblent. «Quand Rome capturait un chef, on le promenait dans une cage. Maintenant, les cages sont devenues des journaux et des télévisions.» Avec ses cheveux blancs clairsemés, ses gestes raffinés, Ismet Cheriff Vanly a l’air d’un enfant fragile que l’âge aurait marqué trop rapidement. La révolte ne parvient pas à occulter la douceur des traits de ce Kurde de 75 ans, membre du parlement kurde en exil établi depuis cinquante ans en Suisse. Une femme veille sur lui avec la fierté et la bienveillance d’une lionne.

D’un coup sec, il envoie le magazine sur la table basse du salon. «Je ne fais pas partie du PKK (Parti des travailleurs du Kurdistan). Mais Öcalan est la seule personne à avoir redonné aux Kurdes un sentiment de dignité. Il est l’unique rassembleur de notre peuple.» Depuis la capture de son leader Öcalan, la cause kurde occupe le devant de la scène politique. Partout, les manifestations se succèdent. Le week-end dernier, les premiers commandos kurdes ont commencé leurs opérations militaires en Turquie. «Certains médias ne voient en nous que des terroristes menaçant l’Occident», poursuit Vanly, enflammé.

A côté de sa vie tranquille dans la capitale vaudoise comme professeur d’histoire à la faculté, Ismet Vanly n’a jamais cessé de combattre pour la cause kurde. Ni sa condamnation à mort en Syrie ni l’assassinat auquel il a miraculeusement échappé n’ont freiné sa détermination.

Tandis que le vieil homme gronde, la petite femme tournoie autour de lui, appuyant ses dires. De ses yeux sombres, elle balaie l’espace du petit appartement dans lequel le couple reçoit. Un décor simple et coquet. Au milieu de la pièce, une table ronde recouverte d’une nappe et de la vaisselle blanche signifient au visiteur qu’il est attendu. Sur les étagères bourrées de livres, beaucoup de photos encadrées.

«J’ai appris le kurde ici, il y a cinquante ans», explique celui qui ouvre une brèche sur sa vie. Ne reste plus qu’à s’y laisser glisser avec la complicité de l’épouse au regard ardent. «J’étais alors ambassadeur de Mustapha Barzani (un des leaders kurdes d’Irak des années 60-70) à New York entre 1962 et 1970…» La dame amène une photo dans un cadre d’argent. «Les voilà ensemble, c’était en 1965», glisse-t-elle. Deux hommes jeunes, enturbannés, posent dans une lumière blafarde.

«A la maison, on parlait l’arabe. Mes parents ne nous ont jamais parlé kurde.» Nous voilà transportés à Damas, dans le quartier kurde adossé à la montagne et séparé de la capitale par des hectares d’abricotiers. «Des milliers d’abricotiers en fleur…» précise l’épouse, le regard brillant. «Nous, on ne se considérait pas comme des gens de Damas. Eux, c’étaient des Shâmis, ceux du Levant.»

C’est au club de foot qu’il s’initie au nationalisme. «Les chefs des mouvements kurdes étaient venus se réfugier en Syrie après la révolte de l’Ararat, en 1931. Dès mon adolescence, je les fréquentais dans les cafés de Damas. Mon père était colonel. Il ne voyait pas du tout ça d’un bon œil.» Etudes à Beyrouth, puis à Lausanne. «Je me suis tout de suite senti à l’aise ici. Je ne ressemble pas aux Orientaux. Même quand j’étais à Damas, je n’aimais pas le va-et-vient familial. Ma femme est Suissesse mais elle est tout le contraire de moi. Elle bavarde avec tous les voisins.»

La lumière du soleil couchant caresse la jolie table autour de laquelle se savoure une tourte aux pommes. «En 1965, j’étais condamné à mort en Syrie… J’ai toujours dit que la guérilla dans les montagnes entraînerait un génocide. Nous n’avons pas les moyens de soutenir une guerre comme nos grands-pères. On ne doit pas avoir une mentalité de forteresse assiégée. Pour se libérer, il faut s’attaquer aux symboles de l’Etat, aux industries, avec des cibles bien choisies. Il suffit de quelques petites cellules de quatre ou cinq personnes, avec de petites logistiques. Quelques centaines de personnes au total, qui ne se connaissent pas et qui frappent. Si le gouvernement ne fait pas son devoir, à nous de faire justice.» Ismet Vanly ne serait-il pas en train d’expliquer comment on met sur pied des attentats? Les mots passent.

«Vous savez qu’on a essayé d’assassiner mon mari? lance soudain la dame. Je n’oublierai jamais les yeux du tueur. Raconte, Ismet!» L’époux s’exécute: «C’était en 1976. Saddam Hussein avait envoyé son cousin Tikriti, ambassadeur à Genève. Il est venu avec un soi-disant diplomate. J’avais invité deux amis kurdes médecins. Tikriti m’a dit alors: «Je suis ton frère, arrête d’insulter le gouvernement.» En partant, il m’a dit: «Je t’enverrai des dattes de chez nous.» Trois jours plus tard, l’autre est revenu. C’était midi. En ouvrant, je l’ai vu avec ses dattes dans un sac en nylon. Je lui ai tout de suite dit: «Je ne veux pas de tes dattes.» Mais, vous savez, l’hospitalité… Je l’ai fait entrer, je lui ai demandé ce qu’il voulait boire. «Un café», m’a-t-il répondu. Je n’avais qu’une envie: qu’il parte. Quand j’ai tourné le bouton de la cuisinière, ma tête a vibré. J’ai vu le sang couler. Et j’ai pensé: quelle honte que mon sang coule comme ça, devant un étranger. Je me suis retourné et je l’ai vu s’enfuir. J’ai alors appelé le 117, aucun son ne sortait de ma bouche. Je n’avais toujours pas compris. Je croyais que j’avais reçu une secousse électrique de la cuisinière. Je suis allé sonner chez les voisins. Là tout est allé très vite. En attendant l’ambulance, j’ai rangé mon manuscrit et j’ai pris un peu d’argent. J’ai perdu connaissance juste avant d’arriver à l’hôpital. En ouvrant les yeux, la première chose à laquelle j’ai pensé, c’était à la cuisinière. Je voulais avertir Carmen pour qu’elle n’y touche pas. On m’a dit que j’avais reçu deux balles dans la nuque.»

Depuis, la famille vit sous un faux nom. Et, chaque fois qu’elle reçoit un visiteur, le fils est dans les parages, avec son chien.

 

Carole Vann et Ihsan Kurt / InfoSud

Article paru dans le journal Le Nouveau Quotidien,
le 10 mars 1999